‘Eskisi kadar yakın olamayız’: Yeni yollarla neden olmasın?

. Seçil Türkkan

Sürmeyi nasıl öğrendiğimi hatırlamıyorum. İstanbul Çapa’da, anneannemle teyzemin mahallesinde iki tekerlekli bisikletimin arkasını tutarken bırakan biri var yanımda hayal meyal, ve  bunu bir süre gidebildikten sonra fark edişim. Bu giriş sonrasında beklenen hareket, ömrümün devamında da bisiklet sürmem, sportif kıyafetlerle milyonlarca fotoğraf, yollardan enstantaneler filan. Ama böyle olmadı.

Çocukluğumda öğrendiğim bisikletin hayatımda yıllarca ama aralıklarla olma sebebini düşünüyorum. İstanbul’da etrafımda onu bir ulaşım aracı olarak kullanan insan olmamasıyla ilgili bana kalırsa. Bisikletle ilişkim bir ulaşım aracına ihtiyaç duyduğumu düşündüğüm ilk ana kadar –ve bu süreçte arabaya da ihtiyaç duymazken- turistik faaliyetten öteye geçmedi. Yaz gelince  yazlıkta kullanılan, şehre dönünce tavan arasına saklanan biri. Üniversitenin ilk yıllarında İstanbul’da bisiklet sürmek istediğimi düşünüp de denediğimde kendime bisikletten oldukça uzak bir güzergah belirleyip Eminönü’ne gitmiştim. Kalabalığın güzergahınızı tayin ettiği bir semtten bahsediyoruz. O denemeler, sonuncular oldu.

İki yıl önce Ankara’ya taşınıp da bisikleti bir ulaşım aracı olarak hayatıma sokmak istediğime karar verdiğimde, resmiyetle ilişki kurmamı gerektiren kıyafetlerimin yanında bir de renkli bisiklet ilginç gözüküyordu. Ama kararını verdiğim bağlayıcılığı sağlamak için bunu anons etmeye de karar verdim. Bu anonsu hayatıma daha çok katmak istediğim yazma eylemiyle de birleştirdim. Bir bisiklet bloguna başladım. İnsanın kendisiyle olan ilişkisi de bazı bağlam ve söz verişlere bağlı. Hayatında uzun yıllardır bisiklet olan bazı Ankaralı arkadaşlarım, Ankara’da geçen bir blog yazma fikrimi şaşkınlıkla ve “İstanbullu” olmakla ilişkilendirdi. “Biz yıllardır biniyoruz, hiç böyle anlatmadık valla!”, “Ben de yıllardır biniyorum ama anlatmak beni güzergahta tutuyor, valla!”

Bu durumu anons etmenin yaradığı şey deneyim paylaşımı, bisiklet sürmek ve dolayısıyla yazmak istememe yaraması. Ve tabii bisikleti biz şehirliler için de olağanüstü olmaktan çıkarması. “Şehirde bisiklet kullanmanın kuralları” dünyasına bir başka bakış. Bu bağlam zaman içinde başka şekiller de aldı tabii. Bazen bisiklete bindiğimde yazmadığım ya da aksine binmediğimde yazdığım da oldu, fakat burada olan şey yazmak ve bisikleti bir oyun aracına da çevirmiş olmakla ilgili. Kaslarım geliştikçe, dünyaya saldığım karbon da azaldı.

Şehir değiştirmeyi ve bir şehri tanırken kendini de dönüşmeye ikna etmeyi kendi ‘olumlu krizim’ olarak tanımlarsam eğer, bir diğer kriz bu kez narin dünyamın dışını, tüm dünyayı vurdu; Pandemi.

Bu ‘olumsuz krizle’ birlikte bisikletin yükselişini etrafımda da, rakamlarda da gözlemeye başladım. Bisiklet, ortaklığımın başka şeyler olduğu arkadaşlarımla ortak konumuz olmaya başladı. Google Trends verilerine göre, yazın gelişiyle birlikte bisiklet kelimesinin internette aranma oranı artarken bu teorik arayış pratiğe de yansıdı ve bisiklet satışları arttı. Aslına bakarsanız virüs, ülke yönetimlerini de bu konuda pratiğe teşvik etti. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum bisiklet yollarına özel bir açıklama yaptı ve yeni kilometre hedeflerini açıkladı. Yerel yönetimler İzmir, Ankara ve İstanbul’da yeni bisiklet yolları açmaya başladıklarını duyurdu. Salgından sonra çıkarılan sosyal hayatı destek paketi içinde bisiklet kredisi de yer aldı. Keşke hayatımızda krediler olmasa. Bisiklet konusu kışın gelişiyle şimdilik durulmuş ve evimizin nadide bir güzel dekoru olsa da, ya da Türkiye’nin 515 km.’lik bölünmemiş bisiklet yoluna sahip tek şehri Konya’daki kadar normalimiz olmasa da, artık onun hakkında daha fazla konuşacağımız açık. Fakat yine de bizi destekleyen rakamların yanıltmasına izin vermeyelim. 2015 tarihli bir bisiklet algısı araştırmasına göre, Türkiye’de kullanılabilir bisiklet sayısı 30 milyon olmasına karşın, kullanımı yüzde 5’i geçmiyor. Ülkede bisiklet ‘çocuk ve genç işi’ olarak algılanıyor, yetişkinler ‘yaşına uygun’ bulmuyor. En yaygın kullanmama gerekçesi ise ‘zamansızlık’. Belli ki bize zaman yetmiyor. İlginç, bisiklet erkeklere; ‘doğa, hız, yarış, pratik, ulaşım aracı, tutku’ gibi duyguları çağrıştırırken; kadınlar için ‘keyif, yaz, yorgunluk atma, denge, aşk, çift kişilik bisiklet’ hissini getiriyor.

Krizlerimiz de sürüyor. Pandemi bitse de iklim kriziyle uyumlanmamız gerekiyor şimdi. Şehirlerde daha çok arabaya yer yok, kaslarımıza kuvvet. Üstelik pandemiye çare olarak aşı varken, iklim krizine karşı hükümetler de gerçekçi önlemler almadığı sürece, aşı bizmişiz gibi gözüküyor.

Burada zaman ve tembellik dertlerine karşı büyüyen elektrikli bisiklet pazarından da bahsetmek şart. Geleneksel bisikletin ortalama dört katı fiyatına satılan elektrikli bisikletler, ‘konforlu’ bir sürüş sağlaması açısından sempatiyle karşılanabiliyor. Bu pazara da şimdi olduğu gibi Çin’in hakim olmayı sürdürmesi ve pazarın ekonomik durgunluğa rağmen yüzde 3,4 büyümesi bekleniyor. ‘Bisikletçiler’, elektrikli bisikleti bisikletten saymasalar da, az önce bahsettiğimiz bisiklet algısı anketinde bahsedilen ‘zamansızlık’ derdinin çaresi bu yeni nesil araçlar olabilir.

Sürmeyi nasıl öğrendim, hatırlamıyorum. Ancak alışkanlıklarım ve konforumla nasıl kavga edeceğimi biliyorum. Blog mu bisikletten çıktı, bisiklet mi blogdan? Kışın üşeniyor olsam da yazın uzun bir yola bisikletle çıkmak istediğim için daha çok bisiklet sürmem gerektiğini biliyorum bugünlerde. Pandemide yakın arkadaşım olan bisiklet, benim iklim krizine karşı yüzde yüz etkili aşım. Azılı bir bisiklet sürücüsü değilim ama zamanla ve kendi tempomla birlikte dönüşüyoruz, işte şimdi, burada da anons ediyorum. İster dünyanın krizi ister kendi kriziniz olsun bisiklet panzehrimiz olabilir mi?

‘Eskisi kadar yakın olamayız’, yeni yollarla neden olmasın?